Ürdün’ün Gizli Hazinesi: Petra Antik Kenti

Arap Yarımadası’nın en önemli turist noktalarından biri olan Petra Antik Kenti, Helenistik dönemden ve Roma döneminden kalma kalıntılardan oluşan bir bölge. Petra, bölgenin yerlileri tarafından Raqmu olarak bilinir.

Petra Ürdün’ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan antik kenttir. Tarihe tanıklık eden bu yapılara dokunmak, güneş ışığı altında canlanan renklerini görmek, on binlerce canlının biriktirdiği hatıraların yarattığı büyülü atmosferi koklamak… Antik yaşamın izlerini sürmek, otantik gizemlerin peşinden gitmek, beklentilerin çok ötesinde keyif veren keşif dolu bir yolculuğa çıkmak…

Petra Antik Kenti, ziyaretçilerine tüm bu hisleri ve çok daha fazlasını vadeden mistik bir yer. Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri olan Petra Antik Kenti, kayalara oyulmuş yapıları ve mühendislik harikası tasarımları ile Arabistan yarımadasının mücevheri olarak görülüyor.

Bir kanyonun görkemli kayalıkları arasına gizlenen Petra Antik Kenti’nin duvarları arasında gezinirken ona hayran kalmamak mümkün değil. Sırları, renkleri, tüyleri diken diken eden atmosferiyle misafirlerinin gönlüne taht kuran bu antik kent, Nebatilerin dünyaya bıraktığı en büyük miras. Fırat’tan Kızıldeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Nebatiler; Süryaniler, İbraniler, Araplar, Aramiler, Maltalılar gibi pek çok etnik guruptan oluşan bir Orta Doğu halkı olarak tanımlanıyor. Peki Nebati Krallığı’nın başkenti Petra Nerede? 

Petra Antik Kenti, Ürdün sınırları içerisindeki Wadi Musa bölgesinde bulunuyor. Ürdün’ün başkenti Amman’a 250, Kızıldeniz’in en kuzey ucundaki Akabde Körfezi’ne de 130 kilometre mesafedeki antik kent, yaklaşık 100 kilometrelik bir alana yayılmış durumda. Petra Antik Kenti’ni içeren Ürdün turları, gezginlere unutulmaz bir seyahat deneyimi yaşatıyor.

Ürdün’ün Gizli Hazinesi: Petra Antik Kenti

yoldasın.com’un verdiği bilgilere göre;

Petra Antik Kenti hikayesi şöyle özetlenebilir: İsmini Yunanca “Taş” anlamına gelen “Petra” kelimesinden alan bu kadim şehir 1812 yılında İsviçreli maceraperest Johan Burckhardt tarafından keşfediliyor. Antik kent, kanyon kayalıklarına oyularak inşa edilen tiyatro, tapınak ve evlerden oluşuyor. Keşfinden kısa bir süre sonra Batı’nın dikkatini çeken bu gizemli kent 1895 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası listesine alınıyor, 2007 yılında ise yine UNESCO tarafından Dünya’nın Yedi Yeni Hatırası arasında gösteriliyor. İzmir doğumlu ünlü İngiliz şair John Burgon, Petra Antik Kenti’den bahsederken “Tarihin yarısı yaşında, gül kırmızısı şehir” ifadelerini kullanıyor. 2200 yaşındaki Petra, antik dünyanın en önemli ticaret yollarının kesiştiği yerde kuruluyor ve Nebatilerin kurduğu ticaret krallığının merkezi haline geliyor.

Gazze’den Şam’a, Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e kadar uzanan antik kent; Arabistan, Suriye, Mısır, Yunanistan, Hindistan ve Roma’yı birbirine bağlıyor. Dönemin en zengin kervanları Petra’dan geçiyor, en varlıklı tüccarlar burada konaklıyor. Kent, milattan sonra 106 yılında Roma’nın egemenliğine giriyor. Beşinci yüzyıla gelindiğinde güçlü bir depremle sarsılan şehir hem işgalin hem de bu doğal afetin getirdiği ekonomik yüke dayanamıyor ve tarih sahnesinden siliniyor. Dünya tarihinin en önemli şehirlerinden birini binbir emekle kuran, yıkıcı savaşlar ve depremlerden sonra da terk etmek zorunda kalan Nebatiler Petra ile aynı kaderi paylaşıyor; kadim Nebati halkı zamanla yok olup gidiyor.

Petra – El-Hazne

Tarihte Nebati Krallığı’na başkentlik yapan antik kentteki en görkemli tapınaktır. 40 metre yüksekliğindeki yapı kumtaşından devasa kayanın oyulmasıyla inşa edilmiştir. El Hazne ya da Hazine, Siq Geçidi’nin sonunda yer alıyor ve çoğu kişi tarafından Petra’nın en ihtişamlı yapısı olarak gösteriliyor. The Siq’i kullanarak şehre giren ziyaretçiler ve tüccarlar, El Hazne ile karşılaştıklarında Nebatilerin muazzam gücünü iliklerine kadar hissediyor, bu kadim halkın zenginliği karşısında hayrete düşüyorlardı.

2 bin yıl önce kayaların içine inşa edilen bu görkemli yapı, Petra’nın en meşhur fotoğraflarını süslüyor. Devasa sütunları, kabartmaları ve oymaları ile misafirlerini selamlayan El Hazne, 39 metre yüksekliğinde ve 25 metre genişliğinde. Nebatilerin altın çağını yansıtan yapı, Nebati kültürünü yansıttığı kadar Yunan, Mısır ve Pagan kültürünü de yansıtıyor aslında. Tanrısal figürlere eşlik eden çiçek ve hayvan motifleri çoklu kültürün en önemli göstergesi. El Hazne; inanç, sanat ve ticareti bir araya getiriyor.

Gül Kırmızı Şehir: Rose City

Kayalıklarının gül renginden dolayı “Rose City” ismini alan Petra Antik Kenti; amfi tiyatrosu, tapınakları, kabartmaları ve şaşalı kaya mezarları ile görenleri kendisine hayran bırakıyor. Doğu geleneği ile Helenizm’in çarpıcı bir birleşiminden oluşan kent merkezi, destansı görünümüyle Nebatilerin verdiği emeğin hakkını teslim ediyor. Yapılan arkeolojik araştırmalar; Baharat Yolu’nun merkezi konumundaki kentin, hızla gelişen ticaretin etkisiyle 30 bin kişilik nüfusa ev sahipliği yaptığını ortaya koyuyor. Çin ve Hindistan’dan alınan ve dönemin en kıymetli ticari malları olarak görülen yağ, tütsü, baharat, parfüm gibi ürünler Petra’da toplanıyor ve farklı coğrafyalara dağıtılıyordu. Petra’da atacağınız her adım, döneceğiniz her köşe, izini süreceğiniz her patika sizi zamanın dışına itiyor, sürprizlerle dolu mimari yapıları karşınıza çıkartıyor.

Ürdün’ün En Eski Dini Yapılarından Biri El-Deir (Manastır)

Petra’nın bir diğer ünlü yapısı da El Deir manastırı. 800 basamaklı bir merdivenin sonunda bulunan manastıra ulaşmak yaklaşık 45 dakika sürüyor. Yolun nefes kesici manzarasının tadını çıkartırken yorulmak istemeyen turistler eşek kiralama seçeneğini değerlendiriyor. 50 metrelik yüksekliğindeki manastır, heybet ile zarafeti tek potada eritiyor. Ürdün’ün en eski tapınaklarından biri olan manastır putperest Nebatilerin dini merkeziydi. Görkemli yapı, müthiş detaylı mozaikleriyle göz dolduruyor.

Sanat ve Ölüm Karşı Karşıya: Roma Tiyatrosu ve Royal Thombs

Petra Antik Kenti’nin en etkileyici bölgelerinden bir diğeri de amfitiyatro. Helenistik mimari gelenekleriyle inşa edilen tiyatro 7.000 kişilik kapasitesiyle dikkat çekiyor. 363 yılındaki depremden bir hayli etkilenen tiyatro günümüzde mühürlü halde bulunuyor. Royal Thomb da tiyatronun hemen karşısında, El-Hazne’nin ise kuzeyinde yer alıyor. Kraliyet Mezarları olarak da anılan kalıntılar, diğer anıt mezarlara oranla daha büyük ebatlarda ve çok daha görkemli. Kral Mezarları toplam 5 görkemli anıttan oluşuyor. Ziyaretiniz sırasında bu mezarların her birini ayrı ayrı incelemenizi tavsiye ediyoruz.

Nebatiler Sofistike Su Taşıma Sistemi Kullanıyordu

Böylesine etkileyici bir çöl metropolü inşa etmek kadar burada yaşamın devamlılığını sağlamak da ayrı bir meziyet. Nebatilerin yıllar boyunca verdikleri emek, ince ince işledikleri sanat kadar teknik konulardaki başarıları da takdire şayan. Günlük hayatın aksamaması ve 30 bin kişinin su ihtiyacının karşılanabilmesi adına oldukça karmaşık bir su sistemi tasarlayarak yapay bir vaha yaratan Nebati mühendisleri, Roma ile yapılan savaşta suyun kirletilmesi karşısında çaresiz kaldılar. The Siq’in hemen karşısında yer alan baraj, şehrin farklı köşelerindeki su sarnıçlarını beslemekle kalmıyor aynı zamanda sel tehlikesine karşı kullanılan akıllı su kontrol sisteminin bir parçasıydı. Günümüzden 2 bin yıl önce böylesine gelişmiş mühendislik yaklaşımları sergilemiş olmaları bile şehir halkının ne kadar özel bir topluluk olduğunu ortaya koyuyor.

Zamanının En İhtişamlı Kentlerinden “Ani Harabeleri” (Kars)

Machu Picchu (360 Yıl Kimsenin Haberi Olmayan Kayıp Şehir)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir